Eserler

İrşad Ekseni

Sitedekiler

Şu anda 2 misafir bağlı

İstatistikler

Üyeler: 1
Haberler: 32
Web Linkleri: 0
Ziyaretçiler: 117359

İktibas

"Emr-i bi'l ma'ruf, nehy-i ani'l-münker" vazifesine, tarihte helâk olan kavimler ve onların helâk oluş sebepleri açısından bakılabilir. Böyle bir bakış ve değerlendirmede ilk defa şu hususu görürüz: İnanan toplumların garantisi olan iki ana umde vardır. Bunların olmaması, iki sınıf toplumun helâkını ve değişmeyen akıbetlerini belirler. İster meseleyi müspet yönüyle ele alalım, ister ona menfî yönüyle yaklaşalım aynı neticeye varılır; bir toplum içinde "emr-i bi'l-maruf, nehy-i ani'l-münker" bilfiil yapılıyorsa, Allah (c.c) o cemaat ve cemiyeti helâk etmez. Ve yine, bir cemaatin içinde az dahi olsa, bu kudsî vazifeyi yerine getiren varsa ve bunlar mağlup olma durumunda da değillerse yine Allah (c.c) o topluluğu helâk etmez. Bu, meselenin müspet yönden ele alınıp değerlendirilmesi sayılabilir. Tabiî meseleyi, menfî yönden ele alıp kritik etmek de mümkündür.
Devamını oku...
 
Dua Yazdır E-posta
Üye Değerlendirme: / 38
Kötüİyi 
Fethullah Gülen   
18.05.2006

Tebliğ insanının duâ yanı da diğer vasıflarından geri değildir. O, sözlerinin nâfiz ve tesirli olmasını ancak Cenâb-ı Hakk'tan bekler. Mülk sahibi O'dur. Kalbler O'nun kudret elinde tesbih taneleri gibi evrilip çevrilmektedir. "Duânız olmazsa ne ehemmiyetiniz var?" (Furkan sûresi, 25/77) İlahî fermanı, onun ruhunda hep bir kıblenüma gibi onu yakarış mihrabına çevirir.

Evet, en beliğ ve büyüleyici ifadelerin dahi tesir etmediği nice insanlar vardır ki; onlar, yürekten ve candan yapılan duâlarla hidayete ermişlerdir. Duâ mü'minin silahı olduğu gibi, tebliğ adamının da ilk ve son sığınağıdır. O, evvela duâya dehalet eder, sonra da söyleyeceklerini söyler. Böyle yapması, hiçbir zaman onun akıl ve mantık zemininden ayrılması anlamına gelmez. Aksine her ikisinin de yerini çok daha iyi anlama ve kavrama mânâsına gelir. İşte duânın ne müthiş bir iksir olduğunu gösteren bir-iki misal:

Allah Resûlü (s.a.s), insanların hidayeti için her meşrû yolu denemiştir. Ama, duâyı da hiçbir zaman elden bırakmamıştır. Mesela O, Hz. Ömer (r.a)'in hidayeti için daima duâ edip durmuş ve nihayet bir gün, hem de hiç ümit edilmeyen bir zamanda Allah (c.c), Hz. Ömer (r.a)'e hidayet nasip etmiştir. Buna, Allah Resûlü (s.a.s)'nün duâsının bereketi denebilir.[1]

Yine bir gün Ebu Hureyre (r.a), Allah Resûlü (s.a.s)'ne gelerek annesi için duâ talep etmiştir. Çünkü o güne kadar kadının gönlüne bir türlü İslâm yol bulup girememiştir. Ebu Hureyre'nin talebi üzerine Allah Resûlü (s.a.s) ellerini açar ve:

"Allah'ım Ebu Hureyre'nin annesine hidayet et" diye duâ eder. Ebu Hureyre sevinerek mescitten çıkar ve koşarak eve gelir.. tam kapıyı açacağı sırada içeriden annesinin sesini duyar ki, kadın Eba Hureyre'ye, "Olduğun yerde kal içeriye girme" der. Ebu Hureyre (r.a) kapının önünde beklerken kulağına bir su sesi gelir. O, ihtimâl annem yıkanıyor diye düşünür. Biraz sonra da bu yaşlı kadın kapıyı açar ve dışarıya çıkar, kelime-i şehadet getirir. Evet, Ebu Hureyre (r.a) yanlış duymuyordu. Annesi kelime-i şehadet getiriyor ve Müslüman olduğunu müjdeliyordu. O güne kadar hidayete ermesi onca uğraşılan bu kadına da Allah Resûlü (s.a.s)'nün duâsı yetivermiştir.[2]

 


[1] İbn-i Kesir, el-Bidâye, 3/31; İbnü'l-Esir, Üsdü'l-Ğâbe,4/148; İbn-i Sa'd, Tabakat, 3/268
[2] İbn-i Sa'd, Tabakat, 4/328; İbn-i Hacer, el-İsâbe, 4/241

 


Son Güncelleme ( 18.05.2006 )
 
< Önceki   Sonraki >