Evet, biz ilim adına hiç bir zaman imanımızdan, ibadetimizden, Allah (celle celâluhu)'a ve Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem)'ne olan bağlılığımızdan kıl kadar sapmadık; tam aksine ilim, îmanımıza, ibadetimize, Allah (celle celâluhu) ve Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem)'ne olan bağlılığımıza güç kattı. Aydınlık çıkış noktalarımız vardı; Cenâb-ı Hakk adına kâinatı keşfetme düşüncesiyle hareket ediyorduk. Her yeni keşif, ruhlarımızda yeni bir îman, aşk ve heyecan meydana getiriyor, hamle ruhumuzu yeniden kamçılıyor ve 'daha yok mu?' diyerek daldıkça dalıyorduk. İnci, mercandı hep çıkardığımız; hem secdeye varıyor, hem rasathaneye koşuyor; din ve ilim diyerek salih dâireler meydana getiriyorduk. Okumayı, yazmayı, çizmeyi ve araştırmayı ibâdet neşvesiyle yapıyorduk; kaos, karadelik ve tıkanıklıklar yoktu ilim semâmızda. Bilim kurgunun çok ötesinde Mirâc'a inanıyor, aynı yolda yolculuk yapmaya çalışıyor, namazı bunun esası sayıyor, mucizeleri bilip kabul ediyor ve hep Allah (celle celâluhu)'a yaklaşma gayesi güdüyorduk. Evet, bizde bu esaslar üzerinde gelişen ilimlerin gayesi Marifet-i İlâhî, neticesi de Muhabbet-i İlâhî ve zevk-i ruhanî idi.
Bu Sayfayı Sitenizde İktibas Edin