Kimileri, ilk işaret ve işaretçilerle muvakkaten cezbeye gelip kendilerinden geçseler de, mahiyetlerindeki programın gereği hemen kendilerine gelir, yakazanın temkin zeminine sığınır ve gözleri açık olarak Hakk'a vuslat yolculuğunu sürdürürler ki; bunların duygu, düşünce, söz ve davranışlarında insanları iltibasa sevk edecek hiçbir şeye rastlanmaz; ne şatahat, ne naz ne de lâubalîlik, hep "mâ zâğel basaru vemâ tağâ (O'nun gözü ne kaydı ne de şaştı.)" (Necm, 17) atmosferinde veya serasında yürürler O'na güvenerek rıza ufkuna doğru… Kimileri, seyr u sülûk-i rûhânîlerini, bu ulvî seyahatın disiplinlerine riayet ederek tamamlar; inayet televvünlü cezbe ufkuna ulaşır ve iradelerinin kudsî bir incizap merkezine bağlandığını hisseder gibi olur ve daha sonraki hayatlarını da, âdeta kendilerini bir akıntıya salmışçasına hep o câzibe-i kudsiyeye bağlı sürdürürler. Artık nefisleri adına yokluğa kanat açmış bu kimselerde ne telaş, ne endişe, ne gam ne de keder; "Dost" der, Dost'la hemdem olur ve onun huzuruyla bütün huzursuzluklardan âzâde yaşarlar.
Niyazi Mısrî'nin şu meşhur mısraları, bir zaviyeden işte bu ufku işaretlemektedir:
"Dünya gamından geçip, yokluğa kanat açıp, Şevk ile her dem uçup, çağırırım Dost Dost."
Bu Sayfayı Sitenizde İktibas Edin